AİHM kararları ve iç hukuka etkisi çalışma serimizin dördüncü yazısında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının idari yargıya etkisini incelemiştik.(bkz: https://hukukportal.net/aihm-kararlari-ve-ic-hukuka-etkisi-serisi-4-avrupa-insan-haklari-mahkemesi-kararlarinin-idari-yargiya-etkisi/) Bu yazımızda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının ceza yargılamasına etkisi irdelenecektir.
Ceza yargılaması, geçmişte yaşandığı iddia edilen olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığı, yaşandıysa da nasıl ve kim tarafından meydana getirildiğini ortaya çıkarmak ve bu olayın hukuk kuralları karşısındaki durumunu tespit etmek amacıyla yapılmaktadır.
AİHM kararlarının ceza yargılamasına etkisine ilişkin olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bir kararında[1] AİHS ve AİHM kararları değerlendirilirken “…2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrasına cümle olarak eklenen hükümle birlikte artık temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşmelerin kanunlara göre üst norm oldukları konusunda bir tartışma kalmamıştır. Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararlarının ceza muhakemesi hukukumuz bakımından bir yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak kabul edilmesi, söz konusu içtihatların Türk hukuku bakımından önemini ortaya koymaktadır…” şeklinde gerekçe oluşturularak uluslararası sözleşmelerin üst norm olduğuna atıfta bulunulmuş ve AİHM kararlarının ceza muhakemesi açısından yargılamanın yenilenmesi nedeni olduğu belirtilmiştir. AİHM, ceza yargılamasına ilişkin verdiği kararlarla ya ihlali tespit eder ya da hem ihlali tespit eder hem de somut olayda doğan zararların tazmin edilmesini emreder.[2]
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172/3 maddesi uyarınca “Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi veya bu karar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi üzerine, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi hâlinde yeniden soruşturma açılır.”
Ayrıca yine aynı kanunun 311/1-F maddesi uyarınca “ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması veya ceza hükmü aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir”.
Anılan hükümlerden; AİHM’in Türkiye aleyhine verdiği ihlal kararlarının, iç hukukumuzda somut dava ile ilgili olarak soruşturma başlatma ve yargılamayı yenileme nedeni teşkil ettiği anlaşılmaktadır. [3]
AİHM, soruşturma başlatma hususu ile ilgili olarak devletlerin etkin soruşturma yapma yükümlülüğünün bulunduğunu belirtmekle birlikte bu yükümlülüğün ihlali halinde sözleşen devletler aleyhine ihlal kararları tesis etmektedir. AİHM’in Türkiye yönünden etkin soruşturma yükümlülüğü kapsamında tesis ettiği ilk karar Aksoy/Türkiye davasına ilişkin olup bu davada ihlal kararı verilmiştir.[4]
Yargılamanın yenilenmesine örnek olarak ise, AİHM 2. Dairesi’nin bir kararında[5] “…yakalandıktan sonra polis tarafından sorgulanması sırasında, TKP/ML-TİKKO örgütünün üyesi olduğunu ve bu örgüt adına birçok eyleme katıldığını kabul ettiğini, Cumhuriyet savcısının huzurunda da, polise verdiği ifadeyi tekrar ettiğini, aynı tarihte, hâkimin huzuruna çıkarıldığını ve önceki beyanlarını doğruladığını, Devlet Güvenlik Mahkemesinin hükümlü hakkındaki mahkûmiyet kararını verirken, “diğerlerinin yanı sıra” hükümlünün avukat yardımını almadığı sırada polise, savcıya ve hâkime verdiği ifadelere dayandığını, bu nedenle de Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile birlikte 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiği sonucuna vardığını, en uygun telafi şeklinin, hükümlünün talep etmesi koşuluyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası gereklerine uygun yeni bir dava açılması olacağı kanaatinde olduğunu belirterek; sonuç olarak hükümlünün gözaltında bulunduğu sırada avukat yardımı almaması bağlamındaki şikayetinin kabul edilebilir olduğuna ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile birlikte 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendinin ihlal edildiğine…” karar vermiştir.
Devamında sanık tarafından yargılamanın yenilenmesi isteminde bulunulmuşsa da yerel mahkemece koşulları bulunmadığından ve kabule değer görülmediğinden reddedilmiş, hükümlü müdafi ret kararına itiraz etmiş ve itirazı kesin olarak reddedilmiştir.
Bunun üzerine sanık tarafından kanun yararına bozma talebinde bulunulmuş olup dosya Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nce incelenmiştir. Yüksek mahkemenin kararında[6] “…Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının 24.12.2003 tarihli başvuru üzerine verildiği, hükümlü hakkında kesinleşen mahkumiyet hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrası ile birlikte 6. maddesinin 3. fıkrasının c) bendinin ihlâli suretiyle verildiği ve hükmün bu aykırılığa dayandığının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olduğu, kararın kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde yargılamanın yenilenmesi isteminin yapıldığı, dolayısıyla yargılamanın yenilenmesi için kanunun aradığı koşulların gerçekleşmiş olduğunun anlaşılması karşısında, itirazın kabulüne karar verilmesi gerekirken, hatalı gerekçe ile itirazın reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden, anılan kararın kanun yararına bozulmasına karar verilmesi uygun görülmüştür…” şeklinde hüküm tesis edilerek AİHM’in ihlal kararı karşısında yargılamanın yenilenmesi şartlarının karşılandığı ve yargılamanın yenilenmesi yönünde hüküm tesis etmeyen ilk derece mahkemesi kararının hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir.
Yine Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin başka bir kararında[7] “… yargılamanın yenilenmesi sebebi de dikkate alındığında önceki kesinleşmiş karara atıf yapılmasıyla yetinilemeyeceği, özellikle AİHM’nin karar içeriği CMK’nın 148. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde sanığın işkenceyle alındığı ifade edilen hazırlık beyanının hükme esas alınamayacağı da gözetildiğinde, sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmüne esas alınan deliller denetime elverişli şekilde karar yerinde açıkça gösterilip tartışılmadan yetersiz gerekçelerle karar verilmesi…” hukuka aykırı kabul edilmiştir. Anılan karar içeriğinden AİHM’in tesis ettiği ihlal kararı üzerine yargılamanın yenilenmesi talebinin kabul edilmesi gerektiği ve hatta AİHM’in ihlal gerekçesinin incelenerek gerekçedeki hususların yeni yargılamada karşılanması gerektiği, aksi yönde bir tutumun kararı hukuka aykırı hale getireceği belirtilmiştir.
Bu bağlamda AİHM kararlarının ceza yargılamasına etkisinin soruşturma başlatmak veya kesinleşmiş mahkeme kararının kaldırılarak yargılamanın yenilenmesine sebebiyet vermek şeklinde olduğu anlaşılmaktadır.
Serimizin gelecek yazısında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının medeni yargıya etkisi irdelenecektir.
[1]Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15.02.2023 tarihli, 2019/26 esas ve 2023/91 sayılı kararı
[2]ZAFER, Hamide; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının İç Hukukumuzdaki Yeri (Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Bakımından Bir Değerlendirme), Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C: 8, S:2, Aralık 2013, s.121-148, s. 130
[3] ZAFER, Hamide; a.g.e., s. 131
[4] AİHM’in 18/12/1996 tarihli, 21987/93 sayılı kararı
[5] AİHM 2. Dairesi’nin 26.01.2010 tarihli, 4977/04 sayılı kararı
[6] Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 01.02.2016 tarihli, 2015/6442 esas ve 2016/373 sayılı kararı
[7]Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 08.12.2020 tarihli, 2019/5582 esas ve 2020/6211 sayılı kararı

